|
PARANIN TARİHÇESİ
Osmanlı Devleti'nin temelleri on üçüncü yüzyılda atıldı. Anadolu Selçuklu
Devleti 1148 yılında Kösedağ Savaşında Moğol İlhanlı Devleti'ne yenik düşerek
uydu bir devlet olarak bu yüzyılın sonunda dağıldı. Bu iki devlete bir zamanlar
bağlı olan beylerin bir yandan bağımsızlıklarını ilan yoluna giderken, diğer
yandan Anadolu'daki otorite boşluğunu doldurup diğer beyleri egemenlikleri
altına alma çabaları, İlhanlı başarısının ve bu ortamın sağladığı yol
güvenliğini uzun bir süre için ortadan kaldırdı.
Bunun iki ekonomik sonucu oldu; Hareketlilik ve canlılık getiren dış ticaret çok
küçüldü ve Anadolu'da durgun bir ekonomi devri başladı. Faslı gezgin İbn
Batuta'nın gezi notları ve İbn Fazlullahü'l Ömer gibi çağdaş bir tarihçinin
Anadolu'da para ve fiyatlar hakkında verdikleri bilgiler bunu gösterir.
Anadolu'da, Selçuklu Devleti de, İlhanlı Devleti de altın ve gümüş para darp
ediyorlardı. İlhanlılar'ın bimetalizmi tartışmalıdır. Ama altın paralarının
varlığı bir bakıma bimetalizmlerine tanık kabul edilebilir. Selçuklular ise
İslam altın dinarı ve gümüş dirhem geleneğini sürdürüyorlardı. Son zamanlarına
kadar bu sikkelerin standart ağırlıklarından sapma çok azdı. Bu itibarla İslam
bimetalizmine bağlı kaldıkları söylenebilir. Bizans ise altın monometalizmini
yaşatıyordu.
Selçuklu Devleti'nin tarihe karışması ve İlhanlı Devleti'nin dağılmasıyla,
güvensizliğin hüküm sürmesi üzerine, dış ticaret limanlarda yerli ürünlere
münhasır kaldı. Bu da büyük paralarla ifade edilmiyordu. Bu yüzden tedavülde
büyük bir değer taşıyan paraya gereksinim olmadı. Anadolu'da altın para darp
edilmez oldu. Ufak bir sikke olan akçe her ihtiyaca cevap veriyordu. Liman kenti
bir imparatorluk merkezi olmak, endüstrisi bulunmak, ulaşımı aksatacak engeli
bulunmamak gibi ayrıcalıkları bulunan Bizans, altın monometalizmde direndi.
Ancak dünya ticareti yeni çağın başına kadar süren bir daralma dönemine
girmişti,. Bu arada on dördüncü yüzyıl ve onbeşinci yüzyılın ilk yarısında
gerileme ve dağılma sürecinde bulunan Bizans, altın parasını yeni çağların
başına doğru 3.559 gr'lık Venedik Dukası'nın üçte birine kadar düşürmek zorunda
kalmıştı. Oysa bir zamanlar bugünün doları işlevini görürken 4.54 gr.
Ağırlığında idi. Gene dünya ticaretinden kopmayan alıyn Ordu Devleti'nde, altın
para yoktu; büyük değer ifade eden "sum" diye oldukça ağır (36 miskal, 166.888
gr. Ağırlığında) som gümüş çubuklar değişimde kullanılıyordu. Aynı dönemde
Aydınoğulları bir aralık Venedik Dukası'nın taklitlerini bastılar ve Venedik'in
tepkisiyle karşılaştılar. Orhan Bey, daralma döneminin az öncesinde gelişme
umutları yaşanırken teklik akçeden başka ikilik ve beşlik akçeler de çıkardı.
Fakat umulanın aksine daralma yaşanınca, daha iri gümüş para darpı yoluna
gidilemediği gibi ikilik ve beşlik darpı da durduruldu. Ne Osmanlılar ne de
Anadolu beylikleri yeniçağın başına kadar akçeden büyük sikkeler basmadılar.
Merkez Bankaları,
bugün hemen her ülkede dört ana işlev üstlenmektedir:
Ülke içindeki para arzı, dolayısıyla para piyasasını düzenlemek,
Bankacılık sistemini denetleyen kurum olarak ülkedeki kredi hacmini ve
dağılımını ayarlamak,
Ülkenin altın ve döviz rezervlerini yönetmek, dış ödemelerini düzenlemek,
Devletin haznedarlığı ya da mali ajanlığı işlevini yerine getirmek.
Klasik Osmanlı düzeninde, yukarıda sayılan dört işlev; hazine, darphane,
sarraflar, vakıflar, bedestenler ve loncaların yüklendiği değişik rollerin bir
araya gelmesiyle görülmüş oluyordu. Tanzimat sonrasında Osmanlı
İmparatorluğu'nun izlediği dışa açık ekonomik ilişkiler, İmparatorluğun para ve
kredi sisteminde de yeni düzenlemeleri zorunlu kıldı. Tanzimat'ın ilanında en
önemli nedenlerden biri olan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya karşı yapılan savaş,
Osmanlılar'ı önemli para sorunlarıyla karşı karşıya bıraktı. Dışarıdan borç
bulamayan Osmanlı İmparatorluğu ilk kez kağıt para basma yoluna gitti. Ancak, bu
kağıt para hızla değer kaybetti ve çeşitli ayardaki madeni paralar da pek çok
sorun yarattı.
Osmanlı İmparatorluğu, 1844 yılında "Usulü Cedide Üzere Tashihi Ayar"
kararnamesiyle iki metalli bir para sistemi oluşturmaya çalıştı. Bu para
reformunun sonuç verebilmesi için dış ödemelerinde Osmanlı parasının İngiliz
parasına karşı kurunu sabit tutmak amacıyla Galata bankerlerinden Alleon ve
Baltazzi ile bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre İngiltere ve Fransa'ya
yapılacak ödemeler, bankerler tarafından belli bir ödeme karşılığında, sabit kur
üzerinden yapılıyordu ve bu şekilde Osmanlı parasının değerinde istikrar
sağlanmış oluyordu. 1847 yılında Hükümet bu bankerlere Bankı Dersaadet'i kurma
iznini verdi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk defa dış ödemelerde
düzenleme işlevini üstlenen bir banka kurulmuş oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nda bugünkü Merkez Bankası'nın gördüğü işlevlerin bir
kısmını gören bir bankanın kurulması 1856 yılında Fransız-İngiliz ortak
sermayesi ile kurulmuş olan Bankı Osmani'nin, 1863 yılında Bankı Osmani Şahane
adını alması ve bir devlet bankası niteliğini kazanmasıyla olmuştur.
Banka, banknot çıkarma imtiyaz ve tekeline sahip bulunuyordu. Hükümet, imtiyaz
süresi içinde kağıt para çıkarmamayı ve bu konuda başka kuruluşlara izin
vermemeyi kabul ediyordu. Banka, devletin haznedarlığını yapacak, devlet
gelirlerini toplayacak ve Hazine'nin ödemelerini yerine getirecek, ayrıca hazine
bonolarını iskonto edecekti. İç ve dış borçlara ilişkin faiz ve anapara
ödemelerini sadece Osmanlı Bankası yapacaktı. Banka'nın sermayesi 135.000
hisseden oluşuyordu. Hisse senetlerinin 80.000'i İngiliz, 50.000'i Fransız grubu
tarafından satın alınmış, 5.000'i Osmanlı'lara ayrılmıştı.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Cumhuriyet'in kurulmasından sonraki ilk yıllarda süresi 1925 yılında dolacak
olan Osmanlı Bankası'nın imtiyazının uzatılması sorunuyla karşılaşıldı.
Cumhuriyet yöneticileri, ekonomik durumun yeni bir banka kurmaya olanak
vermemesi üzerine, Osmanlı Bankası'nın imtiyaz süresini 1935 yılına kadar
uzattılar. Yalnız yeni anlaşmada Hükümet'in banknot ihraç edebilecek bir devlet
bankası kurması halinde Osmanlı Bankası'nın itiraz hakkı olmayacağını belirten
bir hüküm yer alıyordu.
1926 yılından itibaren bir Merkez Bankası kurulması için hazırlıklara
girişilmiş, 11 Haziran 1930'da 1715 Sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Kanunu kabul edilerek 3 Ekim 1931'de Banka kurulmuş ve resmen çalışmaya 1 Ocak
1932'de başlamıştır. Banka ilk kurulduğunda 30 yıl süreli banknot ihracı
imtiyazına sahipti. 1955 yılında yapılan değişiklikle banknot ihraç imtiyazı
1999 yılına kadar, 25 Nisan 1994 yılında yapılan ikinci bir değişiklikle de
süresiz olarak uzatılmıştır.
1930 yılında çıkarılan 1715 Sayılı Kanun, 26 Ocak 1970'te 1211 Sayılı Kanun
kabul edilinceye kadar 40 yıl yürürlükte kalmıştır. 1715 Sayılı Kanun ile
kurulan ilk Merkez Bankası'nın kuruluş yasasında bankanın temel amacı, ülkenin
ekonomik kalkınmasına yardım etmek olarak belirlenmiştir. Bu amacı
gerçekleştirmek için Bankaya;
Reeskont oranını belirlemek ve para piyasasını düzenlemek,
Hazine işlemleri yapmak,
Hükümet'le ortaklaşa Türk parasının değerinin korunmasına yönelik tüm önlemleri
almak,
görevleri
verilmiştir.
Yürürlükte kaldığı sürede, 1715 Sayılı Kanun'da çeşitli defalar değişiklik
yapılarak, günün koşullarına uydurulmaya çalışılmıştır. Kanun'da yapılan
değişiklikler daha çok Hazine'ye ve KİT'lere daha fazla kredi verilmesini
sağlamaya yönelik olmuştur. Bu nedenle de Banka'nın temel işlevi, etkin bir para
politikası yürütmekten çok, kamu kesiminin finansman açığını kapatmaya
yönelmiştir.
1960'lı yıllarda planlı dönemin başlaması ile 1930 yılından beri yürürlükte olan
Merkez Bankası Kanunu'nun dengeli kalkınma için gerekli bir para programının
yürütülebilmesine uygun olmadığı gerekçesiyle 1715 Sayılı Kanun'da, Merkez
Bankası'nın para ve kredi politikalarının planın öngördüğü ilkelere göre
yürütülebilmesini sağlayacak biçimde değişiklik yapılmıştır. Aynı amaçla, 26
Ocak 1970 tarihinde kabul edilen 1211 Sayılı Kanun'la Merkez Bankası günün
ekonomik koşullarına uygun olarak organize edilmiş, görev ve yetkileri yeniden
düzenlenmiştir. 1211 Sayılı Kanun'a göre Banka'nın temel görevleri para ve kredi
politikasını yürütmek, paranın değerinin korunmasına ilişkin önlemler almak,
para basma ve ödünç para verme işlemlerini düzenlemektir.
1986 yılında açık piyasa işlemlerinin yürütülebilmesi gibi yeni ihtiyaçları
karşılayabilmek için, 1211 Sayılı Merkez Bankası Kanunu'nun 3291 Sayılı Kanun
ile değiştirilen şekli T.C. Merkez Bankası'na bugünkü görev ve yetkileri
tanımaktadır.
OSMANLI AKÇESİ
Osmanlı Gümüş Sikkesi, adını darpedildiği madenin renginden alır. Aka çalar
olmasından akçe diye anılıyordu. Ondördüncü yüzyılın başında Rum Pontus
Devleti'nin ve Kıbrıs'ta Lusignan Hanedanı'nın aspron adında ufak gümüş
sikkeleri vardı. Batılılar da kendi dillerinde Osmanlı Akçesi'nden bahsederek "aspre"
deyimini kullanırlardı.
Akçe, İslam Dirhemi'nden farklı ve daha hafif bir sikkedir. Bu yüzden dirhem adı
ancak hukuki kayıtlarda kullanılıyordu. Zira İslam geleneğinde bütün gümüş
sikkeler dirhem ve bütün altın paralar dinardı. Bu yüzden klasik dirhem ve
dinardan farklı bir sikkeyi tanımlama gereksinimi doğuyordu. İkinci Murad'ın
akçesi için "dirhemen fıddıyyen Murad Haniyyen" dedikten başka zamanını da
belirtirler. "rayicen fi'l vakt" yani "zaman geçer gümüş dirhemiyle..." ve şu
kadar dirhem diyerek açıklık getirirlerdi.
Akçe ilk önce Orhan Bey tarafından basıldı. Orhan Bey'in İlhanlı sikkelerini
andıran akçeleri de vardır. İlk tarihli ve özgün akçesi H 727 / M. 1327 tarihini
taşır.
AKÇENİN AĞIRLIĞI
Darp tekniği tek bir sikkenin ağırlığını tanımlamaya elverişli olmadığı gibi,
tartı birimleri de böyle bir tanıma el vermiyordu. Belgesi bulunan en eski
tanımlama II. Murat devrine ait olup, 1431'de yüz dirhem gümüşten 260 akçe
basıldığına dairdir. Bu tanım biçimi daha sonraki hükümdarların zamanına ait
arşiv belgelerinde yer almaktadır. Doğal olarak sonraki tarihlerde bu
ağırlıktaki metalden kesilen akçe sayısı artıyordu. 1460'ta 330 akçe, 14802de
400; 1491'de 420; 1570'de 450 ve 1584-86'da 800; 1600'de 950 ve 1618, 1624 ve
1640'ta 1000 akçe kesiliyordu. Bu aşamada akçenin ağırlık tanımı da değişti.
(Bir dirhemden şu kadar adet şekline dönüştü.) 12'si (sene 1685), 17'si (1688),
ve 23'ü (1692), 9'u (1696) bir dirhem ağırlığında denildi.
GÜMÜŞ MONOMETALİZM
Beylik veya kuruluş döneminde Osmanlılar, değerli maden olarak akçeden başka bir
sikke basmadılar. Altın para gereksinimini ise yabancı paralar karşılıyordu.
Vakayinamelere yansıyan haberler bunun bol olmadığı kanısını vermektedir.
Genelde hacmi ne olursa olsun ödeme akçe ile yapılıyordu, daha ufak ödemeler
için bakır para kullanılıyordu.
BAKIR PARA
Fatih devri, bursa kadı sicilleri, bu hükümdar zamanında iki çeşit bakır para
bulunduğunu gösteriyor: Bunlar, biri bir dirhem ağırlığında sekizi bir akçe
olanlar ile, üçü bir dirhem ağırlığında 24’ü bir akçe değerinde olanlar. Adları
pul, fels veya mangır olarak geçiyor. deyimler her iki çeşit için kullanılıyor.
Kataloglardaki en eski bakır para I. Murat devrine aittir. Orhan Beyin bakır
parası bulunmuyor. Sonraki dönemlerde uzun süre yalnız biri bir dirhem olanları
darpı sürdü. Ufaklarının darpı durdu. 1584 akçe ayarlamasına kadar 8’i bir akçe
değerini korudu. Akçe yarı yarıya ayarlandığından, biri 1 dirhem, sekizi 1 akçe
fiyatı ekonomik olmaktan çıktı. Bir süre bakır para darpı askıya alındı. Yeniden
tedavüle çıkarıldığında, hesaplandığında sekizi bir akçe formülünü korumak için
bir dirhem ağırlığındaki bakır paraların her biri iki pul sayıldı. Bunların
dördü 1 akçe kabul ediliyordu. Ama her biri iki pul olduğundan 8 pul bir akçe
denkliği yaşatıldı. Zamanla, akçe ayarlandıkça dirhemlik pulların ikisi bir akçe
oldu. Ancak pul darpı eski hızını yitirdi. Zira, akçenin kendisi pul hükmüne
düştü. 17. Yüzyyl sonunda bakır para üzerinden gerçekleştirilen bir enflasyon
denemesinde yarım dirhem ağırlığında mangıra 1 akçe değer biçildi.
OSMANLI ALTIN GÜMÜŞ BİMETALİZMİ
Yeni çağa girerken gelişen dünya ekonomisi ve ticareti ile birlikte büyük değer
ifade eden para gereksinimi de doğdu. İstanbul’u fetheden Osmanlılar’ın bu
akımın dışında kalmaları beklenemezdi. Fatih, fetih müjdesini duyurduğu Memlük
Sultanı’na ve Mekke Şerifi’ne gönderdiği fetihnamelerde “kendi adımız ve
ecdadımızın pak adlarını taşıyan ve ganimet altınlarıyla basılan “sikkeleri yad
ediyor ve Mekke fukarasına dağıtılmak üzere bunlardan bir miktar gönderdiğini
ekliyordu. Bu altınlardan bugüne kadar henüz bir buluntuya rastlanmadığına
bakarak bir hatyra para olarak kaldığı düşünülebilir. İkinci altın para darpı
denemesi, 1463’te bağlayan savaşın ardından yapılmış olmalıdır. Bu münasebetle
darpedilen altınlar “hasene-i efrenciye”dir, Vendik Dukası’dır. Fatih’in
İstanbul darphanesinde 1471 ve 1474’te dukadan başka “hasene-i tuttiye” ve
“hasene-i eşrefiye”de darpettiği belgelenmiştir. Tutili yani kuş resmi olan
hasene Cenva, cenovini altın parası olmalıdır. Eşrefiye ise Memlük altınıydı.
Darphane hesaplarında “hasene-i sultaniye” darpı iltizamı 9.1.1479 tarihidir. Bu
tarih 1463’te Venedik’le başlayan savaşın barış tarihinden iki hafta sonrasıdır.
İstanbul’da Venedik Dukası darpını sıcak savaşın bağladığı 1463 yılına
götürürsek, bunu Venedik’e açılan ve sıcak savaşla birlikte yürütülen bir
ekonomik savaş sayabiliriz.
HASENE-İ SULTANİYE
Büyük bir değer ifade ettiği için altın paraya, asaletine uygun sıfat takmak
gelenek olmuştur. Hasene, iyi güzel anlamındadır. Deyim İlhanlılar’da da
kullanılmıştır. Pegolotti’nin “la Pratica della Mercatura” sında, Tebriz'de
kullanılan paralardan söz edilirken, bu deyim “Cassanini” şeklimde bozulmuştur.
Hasene ve dinar islam dünyasında, ekonomik literatürde salt altın para anlamında
kullanılır. Osmanlılarda da aynı şekilde kullanılırdı. Osmanlılar, batılılardan
bu anlama gelen bir üçüncü isim de almışlardı: Filüri, filori veya eflori. Bu
aslında Floransa’nın, üzerinde zambak resmi bulunduğundan çiçekli anlamına gelen
“fiorino “ adındaki altın parasından gelmektedir. Fiorino, Roma’dan sonra
Avrupa’da darpına ara verilen altın paranın yeniden darpına dönüşün ilk
numunesidir:1252’de darpına bağlandı ve büyük bir sükse yaptı. Altın paranın
sembolü oluşu bu yüzdendir. Bizans’dan “filori” biçimindeki bozulmuş şekliyle
Osmanlı’lara geçmiş olabilir. Bu üç terimi, tamamlayan ikinci ve bazen üçüncü
bir kelimenin yardımı söz konusu olan sikke belirlenirdi. Saltanata izafetle
“Sultani” adı verilen ilk Osmanly altını, altın para anlamındaki her üç terimle
tamlama yapmak suretiyle şu şekilde anlatılırdı:”Hasene-i Sultaniyyen” veya
“Sultani filori”; dinaren sultaniyyen Muhammed haniyyen.
Osmanlı bimetalizmi buna göre resmi olmayan bir şekilde, 1463 veya 1453'e geri
götürülebilir. Resman ve hukuken ise bimetalizm 1479 tarihlidir.
SULTANİ’NİN AĞIRLIĞI VE TARTI BİRİMLERİ
Sultani, duka standardında idi. Her iki sikkenin ağılık ve kurları birdi. On
yedinci yüzyılın başlarına kadar bu böyle kaldı. Sultani bu itibarla duka gibi
30559 gr. Ağırlığında olmalıdır. Kanunname-i Sultani’ye göre 100 miskal saf
altından 129 adet darpediliyordu. 4.608 gramlık Tebriz Miskalı ile
hesaplandığında 460.8 :129=3.572 gr’dır. Aradaki 13 mgr’lık fark eski Venedik ve
Osmanlı tartı birimlerinin gr’a çevrilmesinden ileri gelmiş olmalıdır. Ancak
Osmanlılar, İlhanlı Gazan Han’dan farklı olarak miskalı 2 dirhem değil bir buçuk
dirhem hesap ediyorlardı (miskal 24 krat , dirhem de 16 krattır. Krat veya –keçi
boynuzu-çekirdeği 4 buğdaydır. Bu sistemde buğday 48 mgr’dır.)
Kanuni Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Tebriz tartı birimlerini Mısır’a
zorla benimsetti. Arap geleneğinde Anadolu, Rumeli’dir ve Osmanlılar Rum’du.
Kendilerine empoze edilen dirheme de bu nedenle “Dirhem-i Rumi “ dendi.
Osmanlılar. On yedinci yüzyılın ortalarında Tebriz tartı birimlerini bıraktılar;
metrik sistemin kabulüne kadar yeni tartılar kullandılar. Bu yeni tartılar artık
Rumi diye anılır oldu. Mısır’a zorla kabul ettirilen dirhem de artık Mısır
dirhemi olmuştu. Rumi yeni dirhem 3,207 gr. ve miskalı da 4,810 gr. dır.
Onyedinci yüzyılın sonunda, altının ağırlığını miskal ile değil, dirhemle tarife
bağladıklarında; “içinde şu kadar dirhem bakı bulunan110 dirhem altın-bakır
alaşımından 100 adet” darpı emredilerek, altın paranın resmi ağırlığı tarif
edilirdi. Mısır’lıların kendi hafi dirhemleriyle bu tarif üzerine altın
darplarında, Mısır- İstanbul arasında Gresham Kanunu’na uygun nakit hareketi
başladı. Ağır İstanbul altınları Kahire Darphanesi’ne altın için gönderilen
fermanlarda “yüz dirhem-i Rumiden ki 115 dirhem-i Mısridır 100 adet” altın darpı
emredildi. İki dirhem arasında çok az bir fark vardır. Grama çevirince iki tanım
arsında bu fark yüz dirhemde yarım gram kadar bir şeydi.
(3,072x115=353,28)-(3.207x110=352,7)=0.58 gr.
PARADAN GELİR SAĞLAMAK
Paranın ağırlık ve ayarı hatta rayici üzerinden Hazine’ye bir gelir sağlama,
bilinen klasik yöntemlerdir. Bunların dışında, madeni para rejiminde bir diğer
yol daha vardır. Osmanlılarda “sikke Tecdidi” ve “eski akçe yasakları” batıda
“Refonte” denen yöntem.
SİKKE TECDİDİ VE ESKİ AKÇE YASAKLARI
Sikke egemenlik ve özgürlük simgesidir. Her hükümdar tahta geçince ilk iş olarak
sikkeye adını kazdırır; selefi adına para darpını durdururdu. Bu olaya sikke
yenileme anlamında “tecdid-i sikke” denirdi. Bu da normal bir olaydır. Fakat iş
bununla bitmezdi, yeni hükümdar selefinin paralarının tedavülünü yasaklardı.
Bununla , tedavüldeki para stokunun darphaneden yeniden geçmesi sağlanırdı.
Tedavülden çekilen paranın ayar ve ağırlığına dokunulmasa bile ve eski paralar
daha düşük bir fiyat üzerinden toplanmasa bile, (ki bunlar da yapılıyordu.) darp
hakkı ve ücretinden dolayı bir gelir elde edilirdi. Bu gelir hacmi para stoku
ile orantılıdır. Eski akçe yasasını “yasakçılar” denetlerdi. Çarşıda pazarda
insanların keselerindeki akçelerini yoklarlardı. Eski akçelerini, kendileri
gönüllü olarak darphaneye götürmeyenlerin bu akçelerini, yasağın şiddetine göre,
müsadere eder veya düşük bir fiyat üzerinden toplarlardı. Darphaneler iltizamla
işletildiğinden müsadere edilen eski akçeler, iltizam şartnamesine göre Hazine
ile mültezim arasında pay edilirdi.
Tahta geçince, cülus giderlerine medar olan sikke tecdidinden sağlanan gelir,
cülus olayı olmadan da gerçekleştirilebiliyor., böylece Hazine’nin sıkıntısı
hafifletilebiliyordu. Bu ümitle kuruluş dönemi hükümdarları bu politikaya vakit
vakit başvurmuşlardır, bu şekilde; kendi akçelerini , gerek duyduklarında,
tedavülden kaldırmış ve yenilerini sürmüşlerdir. Fatih, H.848,855,865,875, 880,
ve 886’da olmak üzere altı defa eski akçe yasaklarına başvurmuş, her seferinde
de akçesinin ağırlığını bir miktar düşürmüştür. İlk cülusunda (H.848’de) yüz
dirhem gümüşten 260 akçe bastırırken, vefatında 400 akçe bastırıyordu. Tecdid
tarihleri akçeler üzerinde yazılmıştır. Yeniçeriler, II.Bayezıt’in sikkelerinde
yalnız cülus tarihi vardır. Fakat o da mecbur kalmış ve o yüz dirhem gümüşten
420 akçe kestirmiş, fakat babası gibi bunu tarihiyle açığa vurmamıştı. Eski akçe
yasakları, kanuni devrinde terk edildi. Amma sikke tecdidi, yani yeni hükümdar
adına para basmak ve selefi adına para darpını durdurmak geleneği devam etti. Ne
var ki artık evvelki sultanın paralarını toplayamıyorlardı. Yani eski akçe
yasakları kalkmıştı.
Not : Bilgiler Darphane Web sitesinden alınmıştır.
|